Oğuz Atay'ın dediği gibi, ülkemiz büyük bir oyun yeri ve insanlarımız, aynı piyesi yıllardır aynı biçimde oynamanın yorgunluğu ve gerçeğe bir türlü benzetememenin bezginliği içinde. Olmuyor, düzelmiyor yıllardır...
Wednesday, January 19, 2011
Saturday, December 18, 2010
Hoşçakalın Bay Edwards
The Pink Panther, The Party, The Return of the Pink Panther, The Pink Panther Strikes Again ve Revenge of the Pink Panther için size çok teşekkür ediyorum. Bir bakıma Peter Sellers'ı tanımama vesile oldunuz. Yıllardır, beni güldürecek bir şey aradığımda Clouseau'nun Kato'nun sırtında nunchaku patlatmasını izler buluyorum kendimi ki daha geçen hafta bu sebeple anmıştım sizi. Mekanınız cennet olsun...
Movie Videos & Movie Scenes at MOVIECLIPS.com
Friday, October 22, 2010
X şehrinde en sevdiğiniz heykeller hangisi?
Ülkemin üçüncü büyük şehrinde doğup büyüyüp, üniversite yıllarını ikinci büyük şehrinde geçirip nihayetinde ülkenin bir çok insanı gibi en büyük ve en acaip şehrine yakınsamış biri olarak kendi cevaplarım var. Ama bu cevapları kolay vermedim. Size de soruyorum ama merakım hangi heykeller olmasından ziyade soruya cevap verme süreniz aslında.Çünkü ben düşünürken baya bir zaman geçti. Aha aha inanır mısınız o kadar çoklar ki en güzelini seçemedim demek ister deli gönül ama yok... İzmir'i düşünürken ilk anda aklima heykel gelmedi, asıl buna inanin! Sonra kendime, Pınar Cumhuriyet Meydanındaki atlı Atatürk heykeli şu an ağlıyor biliyor musun diye çıkıştım. Ama işte sorun tam burdaydı. Benim heykel diye kastettiğim meydanlarda havuzlarla çevrelenmiş ya da kaidelerle yükseltilmiş dokunulamayan ulaşılmaz heykeller değil ki efendim! Ben yolda yürürken yanından geçebileceğiniz, heybet göstergesi olması gerekmeyen -evet anladınız- en klişe tabirle sanat için sanat olan heykellerden bahsediyorum. İşte onları hatırlamak zordu. Hafızamı yokladım, sonunda buldum. Birinciliği Ankara kazandı. Başkent olmasındandır büyük olasılıkla, bende en akılda kalan heykeller orda, hesaba katmayacağım dediğim meydan ve Kurtuluş Savaşı temalı olanlar dahil:
Ankara'dan:
Madenci Heykeli
İnsan Hakları Heykeli (Fotoğraf bir protesto günü çekilmiş.)
Yukarıdakiler Metin Yurdanur'un. ODTÜ Bilim Ağacı'na da duygusal olarak had safhada bağlıyım:
Bu ise heyula olanlardan en güzeli: Güven anıtı
İzmir'den:
Kordon (nispeten yeni):
İnönü ve Atatürk:
İstanbul'dan:
Bizzat görmediğim ama merak ettiğim Güzel İstanbul heykeli (politik kavganın ortasında kalmış sansürlenip Karaköy meydanından Yıldız Parkı'nın kuytularına atılmış güzellik):
Lütfi Kırdar Kültür Kongre Merkezindeki kadın heykeli:
İşte benim favorim: Kuşlar
Bu heykeli Atatürk Havalimani'na giderken Unkapanı civarında görüyorum. İstanbul Manifaturacılar Çarşısının duvarına monte edilmiş. Çok bakımsız, çok eskimiş ama çok dikkat çekici ve güzel. Kuzgun Acar kalbimi çaldın, ruhun şad olsun...
not: nasıl bulunur bir sponsor bu heykele bir bakım yaptırmak için düşünüyorum ciddi ciddi, fikri olan?
Monday, October 11, 2010
Yine Yeni Yeniden
Bu seneyi elimize yüzümüze bulaştırdık...
Lise Tübitak biyoloji projem toksiklerin mısır tohumlarının büyümesine etkisiydi. Mısır tohumlarını sularken eser miktarda alüminyum iyonu içeren bir karışım ekliyorduk suya. Alüminyum iyonu suyla reaksiyona giriyor ve asidik bir ortam yaratiyor. Amacımız asit yağmurlarının etkisini anlamaktı. Miktar arttıkça tohumlar ya hiç filizlenmiyor ya da bodur kalıyordu. O zamandan beri hazzetmem, tırsarım alüminyumdan. Macaristan'daki alüminyum fabrikasının sebep olduğu olayı duyunca resmen kanım dondu. Canlı bir şey kalamaz orda. Ne olacak şimdi?
Labels:
alumina,
biology,
chemistry,
earth,
environment,
hungary,
life,
toxic sludge
Saturday, September 25, 2010
Bütün mesele: Tindersticks'i sevmek ve Babylon'u sevmemek
İnsanların konuşmalarını duyabiliyor musunuz? Pişman değilim tabi ama, can we start again?
Saturday, September 11, 2010
İstanbul Arkeoloji Müzesi'ne geç kalınmış bir ziyaret
Uzun zamandır gideyim, gidiyorum derken bir baktım İstanbul'da yıllarım geçmiş. Deniz sağolsun, sonunda şeytanın bacağını kırdım. Sultanahmet ve çevre semtlerinin o oryantal ve aşırı osmanlı atmosferi, fesli ve kazıkçı satıcıları beni pek açmaz. O yüzden bu müze benim için Sultanahmet'te bir vaha oldu. Müzenin ilk katıyla Osmanlı'dan Helenistik döneme ışınlanıverdik şaşkınlık içinde:
Tüm mekanı tek bir kişiye borçluyuz desek yalan olmaz. Osman Hamdi Bey'den allah razi olsun, müzecilik ve tarihi eserlerin korunması konusunda Türkiye hala adamcağızın bıraktığı mirası yiyor. O olmasa bu müzedekileri (mesela aşağıdaki Sidon kral nekropolünden çıkmış acaip güzel İskender lahiti gibi) ve mesela nemrut dağındaki tanrı başlarını yine dünyanın başka güzide müzelerinde görüyor olurduk. Tanımadan sevip sarılmak istediğim insanlardan biri kendisi.
Bol bol hayran kaldık:
Tahminimizden çok büyük bir müze olduğunu farkettiğimizde artık bizim için çok geçti. Bütün gün sadece ilk katı bitirebildik. Bu arada Deniz'le, deniz tanrısını da canlandırmaya çalıştık. Hoş ve saf bir çabaydı itiraf etmeliyim. Tanrılar kızsın diye bekliyorum hala...
Arayı açmadan üst katları da gezersek harika olacak. Ama sanırım en can alıcı olanlarını gördük. Ve bitmiş bir vaziyette akşamı ettik.
Labels:
aile,
arkeoloji,
art,
istanbul,
müze,
osmanhamdibey,
sanat,
sultanahmet,
tarih,
türkiye
Tuesday, August 31, 2010
Berlinale hakkında
Isabella Rossellini bu sene jüri başkanıymış. Kendisini de annesini de çok severim. Aşağıdaki resmi de sen neymişsin dedirtti bana:
Bir diğer sevilesi sayılası insan Werner Herzog da (ki geçen seneki jüri başkanı oydu) açılışı yapacakmış. Grizzly Man, ve Encounters at the End of the World'den sonra artık gözümü karartıp Klaus Kinski'li filmlerini izlemeliyim diyorum. Bu noktada Klaus Kinski korkumu yenmek için Ahmet Cihat'a güveniyorum, beni yalnız bırakmayacaktır umarım.
Wednesday, August 18, 2010
Kadife'ye Veda
Kadife Hanım ya da Bayan Kıllı Kulak artık gidiyor. Bir sene boyunca stres topum olduğu ve günlerimi güzelleştirdiği için kendisine teşekkür ediyorum. Artık Ankaralı bir kedi olacak. Umarım keyfi hep yerinde olur şaşkının...
Daha fazla fotoya buradan ulaşılabilir...
Friday, August 13, 2010
Judgment at Nuremberg
7 ay önce izlemiş olmama rağmen zaman zaman ve her seferinde farklı bir yerinden aklıma geliyor bu film. Filmde Nazi savaş suçlusu Alman yargıçların Amerikalı yargıçlar tarafından yargılanmaları anlatılıyor. Yargıçların yargıçları yargıladıkları bir durum zaten başlı başına çok ilginç. Yasaları uygulamak mı yoksa adil olmak mı sorusu hem sanık sandalyesindeki yargıçların hem de Amerikalı yargıçların beyinlerini yiyor. Olayların yüzde doksanı mahkeme salonunda geçiyor ve bu harika filme rahatlıkla sinema tarihindeki en iyi mahkeme filmi denebilir. Ama işin garibi, bu kadar yoğun bir mahkeme hadisesi sürerken siz kalan ayrıntılardan Alman halkının savaş ve yenilgi sonrasi psikolojisi, Amerikalıların Almanlara, Almanların Amerikalilara bakış açısı, Amerika'nın yargılayan pozisyonundayken bile Almanya ile arasını sıcak tutma çabası ve sıradan günlük hayat hakkında bir şeyler bilir oluyorsunuz her nasılsa.
Filmi bu kadar iyi yapan diğer şey de inanılmaz oyuncu kadrosu tabi ki. Spencer Tracy, Maximilian Schell, Marlene Dietrich, Richard Widmark, Judy Garland ve Montgomery Clift ve Burt Lancester var. Spencer Tracy ve Burt Lancester'ın tiradları sırasında insan resmen heyecanlanıyor. Ama hepsini Montgomery Clift solluyor. Nazi döneminde; kafasının çok çalışmadığı, zekasının geri kalmış olduğu bir kaç basit testle anlaşılınca hadım edilmiş bir karakteri oynuyor. 15 kadar dakika boyunca tanık sandalyesinde adam öyle bir döktürmüş ki, insan Oscar almamış olmasına inanamıyor. Marlene Dietrich bu filmde de bu dünyaya ait olmayan bir varlık olduğunu kanıtlamış. İddia ediyorum o kadın insan olamaz, elf olduğundan şüphe ediyorum. Ve filmde soykırımla ilgili gerçek görüntülerin kanıt olarak sunulduğu bir bölüm var. Bu sahne bence herhangi bir soykırım filminden çok daha etkiliydi. Benim için şimdiye kadar izlediğim en iyi holocaust filmiydi.
not: Filmin yukarıdaki afişini de övmeden edemeyeceğim.
Tuesday, July 20, 2010
Subscribe to:
Posts (Atom)

















