Yaşayanların birçoğu ne kadar da ölü.*
Showing posts with label türkiye. Show all posts
Showing posts with label türkiye. Show all posts
Tuesday, January 25, 2011
Wednesday, January 19, 2011
Ülkemiz Büyük Bir Oyun Yeridir.
Oğuz Atay'ın dediği gibi, ülkemiz büyük bir oyun yeri ve insanlarımız, aynı piyesi yıllardır aynı biçimde oynamanın yorgunluğu ve gerçeğe bir türlü benzetememenin bezginliği içinde. Olmuyor, düzelmiyor yıllardır...
Saturday, September 11, 2010
İstanbul Arkeoloji Müzesi'ne geç kalınmış bir ziyaret
Uzun zamandır gideyim, gidiyorum derken bir baktım İstanbul'da yıllarım geçmiş. Deniz sağolsun, sonunda şeytanın bacağını kırdım. Sultanahmet ve çevre semtlerinin o oryantal ve aşırı osmanlı atmosferi, fesli ve kazıkçı satıcıları beni pek açmaz. O yüzden bu müze benim için Sultanahmet'te bir vaha oldu. Müzenin ilk katıyla Osmanlı'dan Helenistik döneme ışınlanıverdik şaşkınlık içinde:
Tüm mekanı tek bir kişiye borçluyuz desek yalan olmaz. Osman Hamdi Bey'den allah razi olsun, müzecilik ve tarihi eserlerin korunması konusunda Türkiye hala adamcağızın bıraktığı mirası yiyor. O olmasa bu müzedekileri (mesela aşağıdaki Sidon kral nekropolünden çıkmış acaip güzel İskender lahiti gibi) ve mesela nemrut dağındaki tanrı başlarını yine dünyanın başka güzide müzelerinde görüyor olurduk. Tanımadan sevip sarılmak istediğim insanlardan biri kendisi.
Bol bol hayran kaldık:
Tahminimizden çok büyük bir müze olduğunu farkettiğimizde artık bizim için çok geçti. Bütün gün sadece ilk katı bitirebildik. Bu arada Deniz'le, deniz tanrısını da canlandırmaya çalıştık. Hoş ve saf bir çabaydı itiraf etmeliyim. Tanrılar kızsın diye bekliyorum hala...
Arayı açmadan üst katları da gezersek harika olacak. Ama sanırım en can alıcı olanlarını gördük. Ve bitmiş bir vaziyette akşamı ettik.
Labels:
aile,
arkeoloji,
art,
istanbul,
müze,
osmanhamdibey,
sanat,
sultanahmet,
tarih,
türkiye
Tuesday, April 13, 2010
Yunuslar ve Gösteri Merkezleri
Yunuslar doğal yaşam alanlarında bir gün içinde 10larca deniz mili yüzen, dalgalarla ve birbirleriyle yarışan oldukça sosyal memeliler. Birbirleriyle iletişimlerini ve taze balık bulmalarını sahip oldukları biyolojik sonar sistemleriyle sağlıyorlar. Sizi suda gördüklerinde sadece sizi değil, kalbinizi, kalbinizin atışını, hamileyseniz içinizdeki bebeği görüyorlar. Sesler ve aynı zamanda da sessizliğin kendisi hayati onlar için.
Gösteri merkezlerinde daracık havuzlarda, ölü balıkla "ödüllendirildikleri" bir hayat yaşıyorlar. Denizin sesini dinlemeleri gerekirken korkunç alkışlar ve çocuk sesleriyle bir nevi kör, dilsiz, sağır kalıyorlar. Gösteri merkezlerinin arkasındaki balık depolarında, yiyecekleri balıkların içine ağrı kesiciler ve mide ilaçları sıkıştırılıyor. Çok kısa zamanda ülser oluyorlar stresten çünkü. Zaten özgür türdaşlarından çok daha kısa oluyor hayatları. Solunum sistemleri bizimkisi gibi otonom olmadığından nefes almaktan vazgeçebiliyorlar. Hayatlarında kontrol edebildikleri tek ve son şeyden vazgeçiyorlar.*
Türkiye'de bir çok yunus gösteri merkezi açılıyor. Avrupa'da tepkiler sebebiyle rağbet azalmaya başlamışken bizde yasalarla korunan bir standart olmadığından batıdakinden de beter koşullarda yaşıyor olma olasılıkları çok yüksek yeni merkezler açılıyor. Aşağıda konuyla ilgili karşıma ilk çıkanlar şunlardı:
"Son derece hızlı ve uzun mesafe yüzebilen yunusların vücut sistemlerinin çalışması için havuzda ortalama 2500 tur atması gerekiyor."
En sondaki sitede şöyle yazıyordu:
"İlk gösterilerini açılış töreninde gerçekleştirilen yunuslar ziyaretçilerin alkışlarıyla daha da neşeleniyor." Cümle hem dilbilgisi olarak hem bilgi olarak yanlış, gerçekten ironik.
Lütfen bu gösteri merkezlerine gitmeyin.
* İlgilenenlere The Cove belgeselini izlemelerini öneririm, bilgiler oradan. O belgeselden ayrıca bahsetmek istiyorum sonra.
Sunday, January 24, 2010
Uğur Mumcu
Tam 17 sene olmuş. Yine bir pazar günüydü. Ankara'da bu günkü gibi kar vardı. Bense İzmir'de, karı sadece televizyonda görmüş bir çocuktum. Kana bulanmis karı da ilk o gün gördüm. Sinirleri bozulmuş ve üzülmüş anne ve babamı, televizyona endişeyle bakarlarken hatırlıyorum. Çok şaşırmıştım. Beni en çok şaşırtan ise bunun bekledikleri bir olasılık olduğuydu, her gün Ugur Mumcu'nun, ailesini uzakta bekletip arabayı yalnız başına çalıştırıyor olmasıydı. Bu nasıl bir hayattı? Madem biliyorlardı, o zaman neden kimse bir şey yapmamıştı? Polis yok muydu? O zaman bilmiyordum emniyet müdürlüklerinin bilseler bile suikastlere engel olmadıklarını. Hrant Dink suikastini beklemem gerekti bunu öğrenmek için.
Bu ülkede devamlı yaşanan kara komedilerden çok sıkıldım: Mehmet Ali Ağca adında bir katil var. Bu adam Türkiye'ye döndü. Tüm gazeteler, televizyonlar Ağca'ya boğuldu. Film, program, kitap teklifleri yağıyor şu aralar kendisine. Türkiye'nin yeni süperstarı o şu an. Bir de Uğur Mumcu adında bir gazeteci yazar var(dı). 17 yıl önce öldürüldü. Belli başlı tirajı yüksek gazetelerde haber bile olmadı bu gün. İlerici, hümanist, laik, eşitlikçi, demokrasi savunucusu, tam bağımsız bir Türkiye'den yana ve tam da bu yüzden devlet içindeki devletleri araştırıp bulan bir adam(dı). Papa Mafya Ağca adlı bir kitabı var. Ağca'yı, Abdi İpekçi suikastini, mafya bağlantılarını ve daha bir çoklarını somut kanıtlarla anlatıyor içinde. Biri 17 yıldır ölü. Diğeri öldürdükleriyle ünlü.
Papa Mafya Ağca kitabının arkasında ünlü hukukçu Hıfzı Veldet Velidedeoğlu'nun yazısı şöyle:
"Araştırıcı, yürekli, yiğit yazar Uğur Mumcu'yu, Ankara Hukuk Fakültesi'ndeki asistanlık döneminden beri bilirim. Önce yazılarını, birkaç yıl sonra da kişisel olarak kendisini tanıdım ve sevdim. Son yıllarda onun hiçbir tehdide kulak asmadan ve her türlü tehlikeyi göze alarak deştiği konulardan her biri, ülkemizin ve bütün dünyanın çıkarcılık kenetleriyle kenetlenmiş karanlık yüzlerini ortaya çıkaracak kapıları aralamaktadır. Kahramanlık yalnızca savaş cephelerinde olmaz. Kalemden başka silahı olmayan yazarlık ve gazetecilik alanında da olur. Bu, yadsınamaz. Alman filozofu Hegel'in şu sözünü hiç unutmamalı: 'Bir uşağa göre hiç kimse kahraman değildir; bu görüş dünyada kahraman bulunmadığını değil, onu söyleyenin uşak olduğunu gösterir.' "
Hegel'e karşı çıkmak haddime değil tabi ki, ama şunu söylemem gerek: Bana artık uşakların da kahramanları varmış gibi geliyor. Mehmet Ali Ağca ve Ogün Samast gibi.
Umarım huzur içinde yatıyorsundur Uğur Mumcu, ama sanmıyorum.
Umarım huzur içinde yatıyorsundur Uğur Mumcu, ama sanmıyorum.
Subscribe to:
Posts (Atom)


