Kendimi ifade ve eşya ile münasebetimi tayin ve kainattaki yerimi tespit gibi hususlar...*

Tuesday, April 13, 2010

Yunuslar ve Gösteri Merkezleri

Yunuslar doğal yaşam alanlarında bir gün içinde 10larca deniz mili yüzen, dalgalarla ve birbirleriyle yarışan oldukça sosyal memeliler. Birbirleriyle iletişimlerini ve taze balık bulmalarını sahip oldukları biyolojik sonar sistemleriyle sağlıyorlar. Sizi suda gördüklerinde sadece sizi değil, kalbinizi, kalbinizin atışını, hamileyseniz içinizdeki bebeği görüyorlar. Sesler ve aynı zamanda da sessizliğin kendisi hayati onlar için.

Gösteri merkezlerinde daracık havuzlarda, ölü balıkla "ödüllendirildikleri" bir hayat yaşıyorlar. Denizin sesini dinlemeleri gerekirken korkunç alkışlar ve çocuk sesleriyle bir nevi kör, dilsiz, sağır kalıyorlar. Gösteri merkezlerinin arkasındaki balık depolarında, yiyecekleri balıkların içine ağrı kesiciler ve mide ilaçları sıkıştırılıyor. Çok kısa zamanda ülser oluyorlar stresten çünkü. Zaten özgür türdaşlarından çok daha kısa oluyor hayatları. Solunum sistemleri bizimkisi gibi otonom olmadığından nefes almaktan vazgeçebiliyorlar. Hayatlarında kontrol edebildikleri tek ve son şeyden vazgeçiyorlar.*

Türkiye'de bir çok yunus gösteri merkezi açılıyor. Avrupa'da tepkiler sebebiyle rağbet azalmaya başlamışken bizde yasalarla korunan bir standart olmadığından batıdakinden de beter koşullarda yaşıyor olma olasılıkları çok yüksek yeni merkezler açılıyor. Aşağıda konuyla ilgili karşıma ilk çıkanlar şunlardı:

"Son derece hızlı ve uzun mesafe yüzebilen yunusların vücut sistemlerinin çalışması için havuzda ortalama 2500 tur atması gerekiyor."
 En sondaki sitede şöyle yazıyordu:
"İlk gösterilerini açılış töreninde gerçekleştirilen yunuslar ziyaretçilerin alkışlarıyla daha da neşeleniyor." Cümle hem dilbilgisi olarak hem bilgi olarak yanlış, gerçekten ironik.

Lütfen bu gösteri merkezlerine gitmeyin.

* İlgilenenlere The Cove belgeselini izlemelerini öneririm, bilgiler oradan. O belgeselden ayrıca bahsetmek istiyorum sonra.

Tuesday, April 06, 2010

LIFE

BBC yine inanılmaz şeyler yapmış. Ara ara bbc earth news'den bazı bölümlerini izleyip heyecanlanıyordum. Ama bu trailer beni delirtti...

Sunday, April 04, 2010

Conan O'brien

Televizyonu ne zaman açsam Jay Leno'yu görüyorum, üzülüyorum. Conan O'brien'ın son The Tonight Show'daki halini hatırlıyorum. Resmen üzgündü adam. Conan O'brien'ı özlüyorum...

Wednesday, February 10, 2010

Star Wars Revisited

Sıra A New Hope'da, seriyi yarıladık. Ben de bu arada yıllar önce Star Wars müzesinde çektiğim bir kaç fotoğrafı buldum size göstermek için:

Sunday, January 31, 2010

A long time ago...

Cnbc-e ve E2'de Star Wars etkinlikleri var. Yanlış sırayla veriyorlar, kaç kere izlediğimi hatırlamıyorum  vb. şeyler demiş olsam da geçen hafta bir baktım The Phantom Menace'ı izleyivermişim. Bu gün de Attack of The Clones var. Bu episode'u hiç sevmemiştim ama yine de izlemek istiyorum. Düşündüğümden daha çok seviyormuşum Star Wars'u. Sadece filmleri değil, bu filmlere yapılan göndermeleri de çok seviyorum. Dosyalarımı karıştırıken alttaki reklamı buldum, çok güldüm:


Ve şunu farkettim, episode 4,5 ve 6'ya eski üçlü diyoruz ama episode 1 çekileli de 10 sene olmuş. Annem'in dediği gibi günler değil ama yıllar çabuk geçiyor. Kaset denilen bir nevi müzik dosyalarımız vardı, kaset dolduran dükkanlar vardı. O kadar da eski degil gibi geliyor avunmak istiyorum ama kime göre neye göre:

Sunday, January 24, 2010

Uğur Mumcu


Tam 17 sene olmuş. Yine bir pazar günüydü. Ankara'da bu günkü gibi kar vardı. Bense İzmir'de, karı sadece televizyonda görmüş bir çocuktum. Kana bulanmis karı  da ilk o gün gördüm. Sinirleri bozulmuş ve üzülmüş anne ve babamı, televizyona endişeyle bakarlarken hatırlıyorum. Çok şaşırmıştım. Beni en çok şaşırtan ise bunun bekledikleri bir olasılık olduğuydu,  her gün Ugur Mumcu'nun, ailesini uzakta bekletip arabayı  yalnız başına çalıştırıyor olmasıydı. Bu nasıl bir hayattı? Madem biliyorlardı, o zaman neden kimse bir şey yapmamıştı? Polis yok muydu? O zaman bilmiyordum emniyet müdürlüklerinin bilseler bile suikastlere engel olmadıklarını. Hrant Dink suikastini beklemem gerekti bunu öğrenmek için.

Bu ülkede devamlı yaşanan kara komedilerden çok sıkıldım: Mehmet Ali Ağca adında bir katil var. Bu adam Türkiye'ye döndü. Tüm gazeteler, televizyonlar Ağca'ya boğuldu. Film, program, kitap teklifleri yağıyor şu aralar kendisine. Türkiye'nin yeni süperstarı o şu an. Bir de Uğur Mumcu adında bir gazeteci yazar var(dı). 17 yıl önce öldürüldü. Belli başlı tirajı yüksek gazetelerde haber bile olmadı bu gün. İlerici, hümanist, laik,  eşitlikçi, demokrasi savunucusu, tam bağımsız bir Türkiye'den yana ve tam da bu yüzden devlet içindeki devletleri araştırıp bulan bir adam(dı). Papa  Mafya Ağca adlı bir kitabı var. Ağca'yı, Abdi İpekçi suikastini, mafya bağlantılarını ve daha bir çoklarını somut kanıtlarla anlatıyor içinde. Biri 17 yıldır ölü. Diğeri öldürdükleriyle ünlü.

Papa Mafya Ağca kitabının arkasında ünlü hukukçu Hıfzı Veldet Velidedeoğlu'nun yazısı şöyle:
"Araştırıcı, yürekli, yiğit yazar Uğur Mumcu'yu, Ankara Hukuk Fakültesi'ndeki asistanlık döneminden beri bilirim. Önce yazılarını, birkaç yıl sonra da kişisel olarak kendisini tanıdım ve sevdim. Son yıllarda onun hiçbir tehdide kulak asmadan ve her türlü tehlikeyi göze alarak deştiği konulardan her biri, ülkemizin ve bütün dünyanın çıkarcılık kenetleriyle kenetlenmiş karanlık yüzlerini ortaya çıkaracak kapıları aralamaktadır. Kahramanlık yalnızca savaş cephelerinde olmaz. Kalemden başka silahı olmayan yazarlık ve gazetecilik alanında da olur. Bu, yadsınamaz. Alman filozofu Hegel'in şu sözünü hiç unutmamalı: 'Bir uşağa göre hiç kimse kahraman değildir; bu görüş dünyada kahraman bulunmadığını değil, onu söyleyenin uşak olduğunu gösterir.' "

Hegel'e karşı çıkmak haddime değil tabi ki, ama şunu söylemem gerek: Bana artık uşakların da kahramanları varmış gibi geliyor. Mehmet Ali Ağca ve Ogün Samast gibi.

Umarım huzur içinde yatıyorsundur Uğur Mumcu, ama sanmıyorum.

Monday, January 18, 2010

Karşılaştırmalı Anlamsızlıklar Fakültesi

Foucault Sarkacı'nı okumaya başladım. Başlar başlamaz, onlarca terim, özel isim ve latince cümleyle bakışıp kaldım. Çok ilginç ve okunması zor bir kitap. Hele adı geçen ve sizin anlamını bilmediğiniz her sözcüğün ne olduğuna bakmak isterseniz yandınız. Ama işin güzel yanı, kitap yine de sizi bağlıyor.

Baş karakterimizin beraber çalıştığı  yayınevi sahibi iki adam, Delto ve Diotallevi, yüksek öğrenimde bir devrim yapmayı planladıklarını iddia edip "işe yaramaz ve olanaksız konuların öğretildiği bir karşılaştırmalı anlamsızlıklar fakültesi"nden bahsediyorlar. Beni çok eğlendirdi bu düşünce, durup durup kendim de bir araştırma konusu bulmaya çalışıyorum.

Amaçları anlamsız konuların sayısını sonsuza dek arttırabilecek araştırmacılar yetiştirmek. Fakültenin tetrapiloktomiya gibi öğrencilere anlamsızlık duygusunu aşılayan ya da adynata gibi olanaksızlıklar gibi bölümleri var. Çingene kentbilimi, Aztek at yarışları, Mors biçim bilimi, Antartika'nın tarımsal tarihi, çağdaş sümer edebiyatı, sessiz film fonetiği, Kolomb öncesi uygarlıklarda tekerlek teknolojisi, sahrada kitle psikolojisi, devrim geleneği gibi onlarca araştırma konuları var.

Eğlenceli değil mi? Aztek at yarışları benim favorim. Ph.D. konumu değiştirmeyi düsünüyorum...